Dinle. Dalga geçmenin günahı sorusu ilk bakışta ahlâk ve din alanına ait gibi durur. Oysa bu soru, iktidarın nasıl kurulduğu, kurumların nasıl işlediği, ideolojilerin toplumu nasıl şekillendirdiği ve yurttaşlığın hangi ahlâkî zemin üzerinde yükseldiğiyle doğrudan bağlantılıdır. Güç ilişkileri üzerine düşünen herkes bilir ki alay, küçümseme ve itibarsızlaştırma yalnızca bireyler arası bir davranış değildir; siyasal düzenin diline, sembollerine ve pratiklerine sinmiş bir iktidar tekniğidir. Bu nedenle “dalga geçmenin günahı nedir?” sorusu, siyaset biliminin merkezine oturabilecek kadar kapsamlıdır.
Dalga Geçme, Dil ve İktidar
Dalga geçme, dil aracılığıyla kurulan bir üstünlük ilişkisidir. Birini alaya almak, onu ciddiye alınmaya değmez bir konuma itmek demektir. Michel Foucault’nun söylem ve iktidar ilişkilerine dair analizlerini hatırlayalım: Söylem yalnızca gerçeği anlatmaz, gerçeği üretir. Dalga geçen dil, karşısındakini “eksik”, “yetersiz” ya da “gülünç” olarak üretir. Bu üretim, bireysel bir ahlâk sorunu olmanın ötesinde, siyasal bir sonuç doğurur.
Dinî literatürde dalga geçmenin günah sayılması, tam da bu noktada anlam kazanır. Çünkü alay, insanın onurunu zedeler. Siyasal düzlemde onur, yurttaşlığın temelidir. Onuru zedelenmiş birey, kamusal alanda eşit bir özne olarak var olamaz. Burada meşruiyet meselesi devreye girer: Bir siyasal düzen, yurttaşlarının birbirini sistematik biçimde küçümsediği bir ortamda ne kadar meşru olabilir?
Günah Kavramı ve Siyasal Ahlâk
“Günah” kavramı çoğu zaman bireysel vicdanla sınırlandırılır. Oysa günah, toplumsal sonuçlar doğuran bir eylem olarak da düşünülebilir. Dalga geçmenin günah olması, yalnızca Tanrı ile kul arasındaki bir mesele değildir; toplumsal düzenin ahlâkî altyapısına dair bir uyarıdır.
Siyaset bilimi açısından bakıldığında, ahlâkî normlar kurumların işleyişini etkiler. Parlamento tartışmalarında kullanılan dil, liderlerin muhalifleriyle kurduğu ilişki, medyanın farklı kimlikleri nasıl temsil ettiği… Tüm bunlar dalga geçme ile beslenebilir. Popülist siyaset, bu tekniği sıkça kullanır: “Halk” adına konuştuğunu iddia eden lider, “elitlerle” dalga geçer; muhalifleriyle alay eder; onları küçültür. Kısa vadede destek toplayan bu strateji, uzun vadede demokratik kurumları aşındırır.
Kurumlar, Alay ve Demokratik Erozyon
Demokratik kurumlar, yalnızca anayasal metinlerden ibaret değildir. Onları ayakta tutan şey, karşılıklı saygıya dayalı bir siyasal kültürdür. Dalga geçmenin normalleştiği bir siyasal kültürde kurumlar da itibarsızlaşır. Yargıçlarla alay edilen, akademisyenlerin küçümsendiği, gazetecilerin hedef alındığı bir ortamda hangi kurum güçlü kalabilir?
Burada dalga geçmenin “günah” oluşu, seküler bir dille yeniden okunabilir: Bu davranış, kamusal güveni zedeler. Güvenin olmadığı yerde kurumlar işlevsizleşir. İşlevsiz kurumlar ise otoriterleşmenin önünü açar. Peki bu süreçte yurttaş nerede durur?
Yurttaşlık ve katılım
Yurttaşlık, yalnızca oy vermek değildir. Yurttaşlık, kamusal tartışmaya katılabilme cesaretidir. Dalga geçme kültürü, bu cesareti kırar. İnsanlar alay edilme korkusuyla susar. Özellikle kadınlar, gençler, azınlıklar ve dezavantajlı gruplar için bu korku daha derindir.
Burada provokatif bir soru sormak gerekir: Dalga geçmenin yaygın olduğu bir kamusal alan gerçekten demokratik midir? Formel olarak seçimlerin yapıldığı, ama fiilen insanların konuşmaktan çekindiği bir düzeni demokrasi olarak adlandırabilir miyiz? Dinî metinlerin dalga geçmeyi yasaklaması, bu açıdan bakıldığında, siyasal meşruiyet için gerekli olan katılımcı ortamın korunmasına hizmet eder.
Karşılaştırmalı Örnekler
Farklı ülkelerin siyasal pratiklerine baktığımızda, alay ve küçümsemenin sistematik hâle geldiği yerlerde demokrasinin zayıfladığını görürüz. Latin Amerika’daki bazı popülist rejimlerde liderlerin muhalifleriyle alay eden dili, kısa sürede kurumlara yönelen bir saldırıya dönüşmüştür. Buna karşılık, Kuzey Avrupa demokrasilerinde siyasal dilin görece daha ölçülü olması, yüksek düzeyde katılım ve kurumsal güvenle birlikte seyreder.
Bu fark yalnızca ekonomik gelişmişlikle açıklanamaz. Burada belirleyici olan, siyasal ahlâkın ve kamusal dilin niteliğidir. Dalga geçmenin günah sayıldığı kültürel bağlamlarda, siyasetçilerin dili de daha sınırlı bir alanda hareket eder.
İdeolojiler ve Alaycı Dil
İdeolojiler, dünyayı basitleştirir. Basitleştirme ise çoğu zaman alayla el ele gider. “Onlar zaten anlamaz”, “Bunlar cahil”, “Şunlar geri kafalı”… Bu tür ifadeler ideolojik sınırları keskinleştirir. Karşı tarafı ikna etmek yerine onu küçümsemek, siyasal rekabeti düşmanlığa dönüştürür.
Dinî açıdan bakıldığında dalga geçmenin günah olması, ideolojik kibire karşı bir fren mekanizmasıdır. Siyaset bilimi açısından ise bu fren, çoğulculuğun önkoşuludur. Çoğulculuk, farklı fikirlerin yan yana var olabilmesini gerektirir. Alaycı dil, bu yan yana gelişin altını oyar.
Kişisel Bir Değerlendirme
Kendi siyasal gözlemlerime dayanarak şunu söyleyebilirim: Alay, çoğu zaman argüman yoksunluğunun maskesidir. Güçlü bir fikri olan, karşısındakini küçümsemeye ihtiyaç duymaz. Bu nedenle dalga geçmenin günah sayılması, yalnızca ahlâkî değil, epistemolojik bir uyarıdır: Bilmediğini bilmeyen, bileni de küçümser.
Burada okuyucuya yöneltilmesi gereken bir başka soru var: Günlük siyasal tartışmalarda kullandığımız dil, nasıl bir düzeni yeniden üretiyor? Sosyal medyada attığımız alaycı bir mesaj, farkında olmadan hangi iktidar ilişkisini besliyor?
Demokrasi, Saygı ve Günahın Seküler Anlamı
Demokrasi, çoğu zaman prosedürlerle tanımlanır. Oysa prosedürler kadar önemli olan, bu prosedürleri taşıyan etik zemindir. Dalga geçmenin günah olması, bu zemini korumaya yönelik bir normdur. Seküler bir dille ifade edersek: Bu norm, siyasal eşitliği güvence altına alır.
Meşruiyet, yalnızca sandıktan çıkmaz; saygıdan doğar. Saygının olmadığı yerde meşruiyet tartışmalı hâle gelir. Tartışmalı meşruiyet ise kriz üretir. Bugün dünyanın birçok yerinde yaşanan demokratik krizlerin arka planında, küçümseyici ve alaycı siyasal dilin payı yok mu?
Son Bir Provokasyon
Eğer dalga geçmek günahsa, bu günahı en sık kim işliyor: Gücü elinde tutanlar mı, yoksa güçsüzler mi? Ve daha önemlisi, biz bu günahı hangi gerekçelerle mazur görüyoruz? “Hak etti” demek, günahı ortadan kaldırır mı, yoksa yalnızca vicdanımızı mı rahatlatır?
Bu soruların kesin cevapları yok. Ancak siyaset bilimi bize şunu öğretir: Küçük görünen dil pratikleri, büyük siyasal sonuçlar doğurur. Dalga geçmenin günahı, bu yüzden yalnızca uhrevî bir mesele değil; demokrasinin, yurttaşlığın ve toplumsal düzenin kalbine dair bir uyarıdır.